Anasayfa / Kitap & Edebiyat / Ümit

Ümit

Hızla koşarak çıktı merdivenleri. Nefes nefese kalmıştı. Artık sigarayı bırakmalıydı; hem bunu herkesten duymaktan bıkmıştı, hem de umutlu çoğunluğa uyarak o da yeni yıldan büyük beklentilere sahipti. Evet bunlardan biri de sigarayı bırakmak, bıraktıktan yirmi dakika sonra şöyle iyi, 8 saat sonra böyle iyi ve 5 yıl sonra ciğerleri tertemiz olarak yaşamaktı. İstemek başarmak demek değildi elbette. Bunu kendine itiraf edemese de son 3 yıldır yılın ilk günleri hep aynı heyecan ve azimle geçiyordu. Ama işte hayat o kadar zordu ki, üzülmeden, strese girmeden, çay-kahve içmeden, yemek yemeden yaşanmıyordu ve tüm bunların en yakın arkadaşıydı bir nefes duman.

 

Soluklanıp kalp ritmini düzene sokabilmiş, anahtarlarını arama takatini bulabilmişti. Bunu yapabilmek için iki büklüm pozisyondan dik duruşa geçmesi gerekiyordu zira. Neredeydi bu anahtar!?!? Elini attığında çabucak bulabilmek için koskocaman bir anahtarlığa takmıştı ama işte çanta çantalıktan çıkmış, dev bir un çuvalına dönmüştü o anda. Bir an önce eve girmek istiyordu; kapının önüne her geldiğinde bir daha yapmayacağına söz verip hep yaptığı gibi ofisten tam çıkarken masasındaki su şişesinde kalan tüm suyu yine dikmişti kafasına tabii ki.

 

En sıkışık anlarda hayat insanı daha da sıkıştırmak zorunda olduğundan bir anda apartmanın ışığı söndü, zar zor bulduğu anahtarı ışığı açayım derken yere düşürdü ve tam o anda cep telefonu çalmaya başladı. Derin bir of çektikten sonra elini tekrar çantasının içinde gezindirmeye başladı, bu sefer kayıp olan telefondu. Allah’tan karanlık apartman atmosferinde çantanın içinde bol ışıklı bir şeyi bulmak zor değildi. Üçüncü çalıştan sonra ancak açabildi. Hala karanlıktaydı ve anahtarlığı kim bilir nereye savrulmuştu. Arayan Ceren’di. Sesi telaşlı, arka fon gürültülüydü.

Neredesin??? Ceren?? N’oldu? İyi misin??? Beni sormayı bırak; neredesin diyorum?!?!! Eve girmeye çalışıyordum. Meraktan çatlatmadan neler olduğunu söyleyecek misin artık? Tamam. Çabuk televizyonu aç! Gördüklerine inanamayacaksın! Bir an senin de orada olma ihtimalini düşündüm ve çıldıracak gibi oldum. Şimdi başardım eve girmeyi. Açıyorum televizyonu hemen. Gerçekten çok merak ettim ne olduğunu… İnanmıyorum! Ama burası…burası benim iş yerim…di. Cehenneme dönmüş, şu hale bak! Gözlerime inanamıyorum. İnanması çok güç haklısın ama az önce önünden geçtim ve cehennem tarif etmekte yetersiz kalır. Ceren 12 ölü, sayısız yaralı diyor, aman Allah’ım! Yaşadığıma sevindiğim için utanıyorum. Saçmalama Ümit! Verilmiş sadakan varmış. Ceren daha fazla konuşamayacağım galiba. Kapatıyorum. Geliyorum oraya.

 

Kafasının içinde oluşan sorulara birbiri ardına cevap ararken çalan zilin sesiyle irkildi Ümit. Ne kadar zaman geçmişti Ceren’le konuşalı? Beş dakika? Beş saat? Bir anda her şeyin içi boşalmıştı sanki.

 

Şuursuz halde başı zonklayarak kapıya doğru ağır adımlarla gitti.  Neden gelmişti kapıya? Ha, evet zil çalmıştı. Kimdi ki bu saatte? Beklediği kimse yoktu. Kapıyı açmasıyla Ceren’in boynuna atlaması bir oldu.

Nasılsın? Oh, Allah’a şükür hayattasın! Ceren ne bu? Neler oldu? Ben hiçbir şey anlamadım. Gel otur şöyle. Soğuk bira getirdim. Birer tane ikimize de iyi gelecek. Al bakalım.

 

Ceren haklıydı. Buz gibi bira yemek borusundan aşağı akarken tüm hücrelerine iyi gelmişti sanki o serinlik. Ürperdi ama nedense hoşuna gitmişti bu duygu. Biranın kalanını kafasına dikti, nefesi yettiği kadarını midesine gönderdi.

 

Ölü sayısı 15’e yükselmiş. Neden olmuş? Nasıl? Koskoca bina nasıl yerle bir olabilir? Aklım almıyor. Terörist saldırıdan şüpheleniyorlarmış. Bir yandan da kazan dairesinde bir patlama ya da elektrik kontağı olabilir mi diye araştırıyorlarmış. Anlayamıyorum, kim neden yapmak istesin ki böyle bir şeyi? Bilmiyorum. Yapanın normal biri olmadığı kesin. Zaten artık insanlar çılgınlık yapmak için motivasyonu çok daha kolay buluyor nedense. Kendime bir bira daha alacağım, sen de ister misin? Dayak yemiş gibi hissediyorum Ceren. Ölenleri tanıyor olma ihtimalimi düşündükçe de mideme kramplar giriyor. Topu topu on dairelik apartman. Şimdilik bunları düşünme. Kıl payı kurtulduğuna sevinmelisin. İstersen biraz uzan, belki uyuyabilirsin.

Ümit içten içe Ceren’in bu vurdumduymaz “sevinmelisin”li cümlesine kızdı. Hem uyumak da nereden çıkmıştı ki? Bu halde nasıl uyuyabilirdi ki insan. Zaten her kasının arı ayrı kasıldığını hissederken uyumak ne mümkündü?

 

Bir süre susup haberleri izlediler. Canlı bağlantılar, olay yerinden görüntüler, karşı mağazaların güvenlik kamerası görüntüleri, telefon bağlantıları. Kanallar birbiriyle yarış halindeydi. Vahşeti en iyi verenin galip geleceği acayip bir yarış vardı.

 

Ümit bir süre sonra göz kapaklarının ağırlaştığını fark etti. Biradan olsa gerek diye düşündü.

 

Gözlerini açtığında zifiri karanlık olmuştu dışarıda. Ceren’in yine haklı çıktığını düşündü. Daha iyi hissediyordu.

 

Ceren’le internette tanışmışlardı. Tam hatırlayamadı ama 5 yıl kadar önce olmalıydı. O zamanlar aylak, nerede akşam, orada sabah, işsiz, güçsüz bir gençlikten çıkıp kendini yeni toparlayan bir adam olma yolundaydı. Aslında liseyi bitirdikten sonra bir anda boşluğa düşmüştü. Hayatta ne yapacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Üniversiteye de girememişti. Zaten ikinci bir şansı verebilecek ne ailesinin yeterli gücü vardı ne de onda istek. Yalnız çok emin olduğu bir şey vardı: hayatta ne yaparsa yapsın mutlaka içinde sanatın bir zerresi olacaktı. Özellikle de müzik. Çoğu yeni yetme genç gibi o da orta okul yıllarında gitar çalmaya heves etmişti. Zar zor ailesine bir gitar aldırabilmeyi başarmıştı. Aslında annesi şiddetle karşı çıkmıştı. “İki gün sonra hevesin geçer, o da evin bir köşesinde kalıverir. Boşuna masraf etmeye ne gerek var?” diye çıkışmıştı. Ümit o kadar heyecanlı ve hevesliydi ki, annesini terslemişti: “İleride çok ünlü, çok büyük bir sanatçı olduğunda bu cümlelerini hatırlatırım sana. Ha olamazsam da bil ki bu senin bu sanattan anlamayan dar bakış açın yüzünden olacak!” Ümit’in bu sert çıkışını annesi gençlik heyecanına vermiş, ileride haklı çıkacağını bilmenin rahatlığıyla geçiştirmişti. “Baban eve gelir birazdan, git de iki ekmek al fırından.” Ümit annesinin bu tepkisizliğine, kayıtsızlığına çok sinirlenerek homurdana homurdana fırına yollanmıştı. Bu konuşma ilkti ama son olmayacaktı; benzeri konuşmaları yıllar boyu yaptılar ikisi. Annesinin tek derdi oğlu okusundu. Hayat zordu, ekmek aslanın ağzındaydı, e hal böyleyken geleceğini riske atarak gitar sevdasına tutulmak olur muydu? İnsan ancak doktor, mühendis, öğretmen gibi belli başlı mesleklerden para kazanabilirdi. Hiç geçim sıkıntısı çekmeyen sanatçı görülmüş müydü?

 

Bu tartışmaların üzerinden geçen on küsur yıldan sonra Ümit annesinin çok da yanılmadığını düşündü. Büyük bir sanatçı olamamıştı ama nedeni annesinin dar bakış açısı değildi. Evet o yıllarda cesaretini kırmıştı ama Ümit gerçek aşkım dediği gitarı bir kadın yüzünden bırakmıştı.

 

Lise yıllarında başlayarak ilk gençliğinin beş yılını verdiği Simge artık hayatında değildi. Hayatına girişiyle alt üst olan dünyası, benliği, hayatından çıkışıyla tepetakla olmuştu.

 

Onun için yazılan şiirler, yapılan besteler, doldurulan kayıtlar… hepsi bir anda Simge ile birlikte Ümit’in hayatından çekip gitmişlerdi. O yıllarda sıklıkla görüşmek çok mümkün olamadığından, Ümit Simge’den uzak olduğu her an ya birkaç dize karalar, ya da gitarının tellerinden hoş nağmeler yaratır olmuştu. Öyle ki, sanki Simge’nin yokluğunda gitarı ona arkadaşlık ediyor, gitarına her baktığında Simge’yi yanında hissediyordu. Yirmili yaşların başlarında Simge’nin üniversite değişikliği ile Almanya’ya yerleşecek olması Ümit’in yüreğine kor bir ateş gibi düşmüştü.

 

O zaman çok uğraştı Ümit, çok dil döktü, gerekirse ailesiyle konuşup onları ikna edeceğini söyledi ama Simge’yi yolundan döndüremedi Ümit. Günü geldiğinde Simge’yle geçen rüya gibi, dolu dolu beş yıla kocaman bir nokta konulmuş oldu. O günden sonra gitar Ümit’e sadece acı verdi ve ona bir daha elini sürmesi yaklaşık 3 yılını aldı.

 

Mutsuzdu Ümit. Hem de çok uzun sayılabilecek bir süre. Annesine göre gözünün feri yitmişti. Babası çok oralı olmamıştı, çoğu baba gibi o da çocuğunu ciddiye almak için daha somut bir araz görmeye ihtiyaç duyanlardandı. Zaten gitara olan sevdasını da hiç anlamıyordu; ona harcadığı emeği, zamanı derslerine harcasa en azından bir üniversitedeydi şimdi. Hiç olmadı bir tamirciye çırak bile olsa şimdiye kendi tamirhanesini açacak birikime, deneyime sahip olabilirdi. Yine de ses çıkarmıyordu. Günü gelip beş parasız kaldığında iki çift lafı olacaktı Ümit’e nasıl olsa.

 

Gelenin gideni aratmadığı, her günün eşit derecede sıkıcı ve anlamsız olduğu aylar, mevsimler, seneler birbirini takip etti. Simge’den haber alamıyordu Ümit. Sadece Almanya’ya gittikten bir ay sonra Simge’nin karaladığı hal-hatır sorma mektubu vardı. Ümit cevap yazmıştı ama tekrar yazmamıştı Simge. O da belki kendince haklı diye düşünmüştü Ümit o zaman. Yeni ülke, yeni insanlar, her şeyin yabancı olduğu bir yerde Ümit’i düşünecek, ona üç-beş satır yazacak vakti olamazdı Simge’nin. Oysaki Simge’nin yeterince vakti vardı; düşündüğü ise beş yılın güzelliğini her biri bir öncekinden daha kısa olacağı kesin olan mektuplarla soldurmamak, yersiz umutlar yaratmamak ve Simge-Ümit aşkına Ankara’da nokta koymuş olmaktı.

Öyle de oldu. Her şeyin ilacı olduğu için zaman burada da etkili oldu ve gözden ırak olan gönülden de bir süre sonra uzaklaştı. Ümit cevap alamadığı saymadığı kaçıncı mektubundan sonra yazmayı bıraktı. Hayat bir gün onları yeniden bir araya getirecek diye umuyordu o zamanlar.

 

Simge’nin yokluğunun hayatında yarattığı boşluğun etkisiyle bir süre serseri mayın gibi orada burada ne yaptığını bilmez bir şekilde dolandıktan, ona buna takılıp gecelik ilişkilerde tatmin aradıktan sonra Ümit çok da özel olmayan bir gün yüzüne soğuk suyu çarparak kendine geldi.

 

Bir şeyler yapmalıydı. Bu boşluğu doldurmalıydı. Gel zaman git zaman bir gazetede gözüne çarpan grafikerlik kursu ilanı ilgisini çekti. Aradı ve ertesi gün görüşmeye gitti. İlk bakışta çok etkileyici olmayan, sıradan bir apartman dairesinin kurs ortamına çevrilmiş görüntüsü Ümit’te belli bir hayal kırıklığı yaratsa da bilgileri veren kızcağız o kadar tatlı dilliydi ki, kendini kaptırdı. İçeri girdikten onbeş dakika sonra kapıdan çıkarken elinde ders programı ve öğrenci kartı vardı, cebinde duran annesinin kredi kartı ise borçlanmıştı.

 

Mahalleye döndüğünde, her gün yaptığı gibi internet kafeye gitti ama bu sefer farklı bir amacı vardı. İş arama sitelerinde gezindi, grafiker arayan firmaları inceledi; az da değildi sayıları. Bunu öğrendiğine sevindi Ümit. Demek ki kendisi için faydalı bir şey yapmıştı bugün. Heyecanlandı, yüzüne yayılan belli belirsiz gülümsemeyi kafedeki diğer müşterilerden gizlemeye çalıştı. Yaklaşık bir saatlik araştırmadan sonra eve döndü Ümit. Bir an önce konuyu annesiyle paylaşmak, yüzündeki gururlu ifadeyi görmek istiyordu. Yanılmadı da aslında Ümit, annesi gerçekten çok sevinmişti oğlunun bu girişimine. İçten içe üniversiteye gidemediğine hayıflansa da, oğlunun eli ekmek tutsun diye attığı bu ilk somut adım karşısında o da heyecanlanmıştı.

 

Kurs sınıfı kalabalık değildi; hemen hemen kendi yaşlarında kızlı-erkekli 10 kişilik bir grupla ders alıyordu. Bir tek Leyla hanım vardı yaşça büyük duran. Henüz yeni tanıştıkları için samimiyet kuramamıştı ama kurduğunda ilk öğrenmek istediği 40’larında gösteren bu hanımın ne amaçla grafiker olmak istediğiydi. Haftada üç gün, toplam dokuz saatten iki haftayı tamamlarken Ümit sınıftakilerle sinemaya gidecek kadar içli-dışlı olmuştu. Bir yandan da her teneffüste Evren’in yanına gidiyor, ayaküstü laflıyordu kızla. Kursa ilk gittiğinde tatlı dilinden etkilenip kaydolmasını sağlayan Evren, kursu açan şirketin sahibi Ahmet Bey’in kızıydı. Ahmet Bey cebinde akrep olan tiplerden olduğundan, kursun bir çok işini kızı Evren’in üzerine yıkmıştı. Evren de sessiz, sakin yapısının etkisiyle ve de babasını asla kıramadığı için ne denirse yapıyordu. O da üniversite okumamıştı, beş yıldır babasının yanında çalıştığı için doğru düzgün bir sosyal hayatı da yoktu. İki haftadır kendisiyle ilgilenen bu gençle sohbet etmekten çok keyif alıyordu. Çocuk onu çok güldürüyor, bazen de o günkü kıyafetine ya da saçına iltifatta bulunuyordu ve işte o anlarda çok utanıp yanaklarının kızardığını hissediyordu. Daha önce kimse onunla bu kadar ilgilenmemişti.

 

Sayılı gün çabuk geçti ve Ümit kursu bitirdi, sertifikasını aldı. Bu arada sınıftaki diğerlerine göre çok da başarılı olmuştu. Bunu fark eden kurs öğretmeni Ümit’e dışarıdan gelen işlerden aktarmaya başladı ve böylece o da yavaş yavaş az da olsa para kazanmaya başladı. Kursa gittiği zaman yine Evren’le sohbet ediyorlar, bu sayede birbirlerini daha iyi tanıyorlardı. Bir gün Ümit Evren’i iki apartman ötedeki küçük kafede yemeğe davet ettiğinde Evren’in kalbi o kadar hızlı çarpmıştı ki, zavallı kızcağız Ümit’in fark etmesinden çok korkmuştu. Daha sonraları sık sık bunu yapar oldular. Birbirleriyle vakit geçirmekten çok keyif alıyorlardı. Evren bu adı konmamış beraberliğin belirli bir ilişki formatına kavuşmasını ne kadar çok istediyse, Ümit de bundan bir o kadar çekinmekteydi. Simge tecrübesi hayatında derin izler bırakmıştı ve yeniden benzer şeyler yaşama ihtimali onu ölesiye ürkütüyordu. Böylesi iyiydi, hem zaten amaç iyi vakit geçirmek değil miydi? İlla ki bir adı mı olmalıydı? Bu düşünceler Ümit’i rahatlatırken suyun öte tarafında Evren için manzara pek de rahatlatıcı değildi. Ne vardı ki sevgili olsalar? Bu yaptıklarından daha fazla bir şey olmayacaktı, bir şey değişmeyecekti ki hayatlarında. Yoksa Ümit onu “sevgilim” diyecek kadar sevmiyor muydu? Böyle sorular içinde debelenip cevap ararken Evren fark etti ki zaman kaybediyordu; Ümit’in onu oyaladığı hissi gittikçe güçleniyordu. Bir gün artık canına tak etti, aldı Ümit’i karşısına, sordu kendisiyle derdi neymiş diye. Ümit Evren’in bu ani çıkışından önce rahatsız oldu, ne diyeceğini bilemedi ama akıllı bir cevap vermesi gerektiğinin de farkındaydı. Önce güzel birkaç sözle konuyu geçiştirmeye çalıştıysa da Evren’in ciddi olduğunu konuyu ısrarla kapatmamasından anladı. Ümit açıklamaya çalıştı, Simge’den sonra değiştiğini, hayata farklı baktığını söyledi ve bazı şeylerin kendisi için kolay olmadığını anlatmaya çalıştı. Tabii ki bunlar Evren’in duymak istedikleri değildi, ama düşününce bunları duyduğuna şaşırmaması gerektiğini anladı. Birkaç gün görüşmediler, konuşmadılar da; bu son konuşmaları olmuştu.

 

Ümit Evren’den sonra çok uzun seneler ciddi bir ilişki yaşamadı. Evren’le yaşadığı ne kadar ciddiydi o da tartışılır tabii ama Evren’le bir ömür geçirebileceğini fark ettiği halde kendini hazır hissetmemiş, ondan uzaklaşmıştı. Sonraki yıllarda ise en uzunu iki ay sürecek ve sayısını kendisinin dahi hatırlamadığı bir sürü ilişki onu bekliyordu. İş hayatı aşk hayatı kadar dalgalı seyretmedi Ümit için. Belki de aşk hayatının bu denli kötü olması, düzenli bir ilişkisinin olmaması onun kafasını işine daha çok vermesini sağladı. Grafikerlik alanında kendini geliştirdi; artık orta çaplı bir reklam firmasında genel müdürün en çok güvendiği adamı olmuştu. Çok mutlu olduğu söylenemezdi ama ortalamanın üstünde sayıyordu kendini. Kendisine duyulan güven onun en büyük motivasyonuydu çünkü hayatında gerçekten bir işe yaradığını hissettiği tek yer işiydi. Patronla müşteri ziyaretlerine gidiyor, onun beyan ettiği fikre göre anlaşmaların yapılmasına karar veriliyor, kısacası ürettiği kadar yönetime de dahil oluyordu. Artık maddi durumu da yeterince iyiydi. Ailesinden ayrıldı, tek başına orta halli bir ev tuttu, döşedi. Arada bir arkadaşları uğruyordu ama çoğunlukla tek başınaydı. Evde geçirdiği yalnız akşamlardan birinde üye olduğu forum sayfalarında birileriyle fikir paylaşırken Ceren’le tanıştı. Önceleri sadece forum sayfalarında uzun uzun yazılar yazıyorlarken, zaman içinde birbirlerinin yazdıklarını beğendiklerini fark ederek daha da samimi oldular, buluşmalar, görüşmeler ayarlamaya başladılar. Ceren öyle sıkı bir forum takipçisi değildi. Hatta forumlarda herhangi bir konuyu tartışmaktan özellikle kaçınıyordu; sanal ortam tartışmalarının çok gereksiz anlaşmazlıklar sonucu ciddi çıkmazlara girdiğini zaman içinde görmüştü. Bazen o kadar büyük yanlış anlaşmalar oluyordu ki, inanılmazdı. Oysa o iki kişi yüz yüze tartışıyor olsalar muhtemelen onuncu dakikaya kalmadan bir çözüme ulaşılır diye düşünüyordu hep. Tüm bu hırçın, saygısız, anlayıştan uzak forum yazışmaları içinde Ceren’in Ümit’i fark etmesi Ümit’in bir yazısının sonuna eklediği birkaç dize olmuştu. İlk okuduğu anda derinden sarsılmıştı Ceren ama Ümit’in mi yoksa başka birinin miydi bu şahane dizeler bilememişti. Internet sağ olsun, eserin sahibine ulaşması bir dakikasını dahi almamıştı.

 

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

 

imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim

yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

dile dökülmeyenin tenhalığında

kaçırılan bakışlarda

gündeliğin başıboş ayrıntılarında

zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha

fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

 

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rasgele bir ilişki

gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,

benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana

Bütün kazananlar gibi

Terk ettin

 

Aslında tahmin etmeliydi Ceren; sözcüklerin efendisi Murathan Mungan’dı bu okudukça insana “daha fazlası yok mu?” dedirten dizelerin sahibi. Sonra sonra Ümit’in diğer yazılarını da okumaya, okuduklarına yorumlar yazmaya başladı Ceren. Farkındaydı; Ümit herhangi biri olamayacak kadar doluydu. Duyguyla, akılla, bilgiyle ve belki bilemediği daha başka birçok yetiyle.

 

Suyun öte yakasında, Ümit için de yeni bir dünyanın keşfiydi Ceren. Çok değişik bir bakış açısı olduğunu düşünüyor, yeri geldiğinde esirgemediği cüretkar yorumlarını ise heyecan verici buluyordu Ümit. Daha yakından tanımak istiyordu bu ilginç kızı. Nasıl bir hayattan geçerek bugüne gelmişti? Nerelerde yaşamış, hangi okullarda okumuştu? Acaba bir sakatlığı olabilir miydi? Bir uzvunu kaybeden bireylerin güçlenen diğer uzuvları, duyguları, dokunuşları vardı sanki Ceren’de. Bütün bunları öğrenmek istiyordu Ümit ancak anket sorusu gibi soramayacağının da farkındaydı. Bir buluşma olmalıydı; belki de buluşmalar. Öyle medeni cesareti az bir tip de değildi; hatta konu kızlar olduğunda ortalamanın üstünde bir girişkenliğe sahip olduğu bile söylenebilirdi. En iyi bildiği şeylerden biri kızları başka kızlar için atlatma taktikleriydi. Yine de tüm bunlara rağmen Ümit Ceren’le buluşma fikrini bir türlü kafasında oturtamıyordu. Cesaretini kıran neydi tam olarak bilemiyordu ama Ceren’in sıradan bir kız olmadığını biliyordu. Daha önce karşısına çıkanlardan çok farklı olduğu kesindi. Ona en çok yaklaşan Simge olmuştu şimdiye kadar. Hatta öyle ki, simge hayatına bu yaşında girmiş olsa Ümit’in yine o zamanki kadar ilgisini çeker miydi, emin değildi Ümit.

Ceren Ümit’le tanışmayı çok arzu ediyordu. Daha önce de forumlardan arkadaş olduğu kişilerle buluştuğu olmuştu ama bu sefer farklıydı. Ümit’in o güzel yazıları kaleme alan büyülü varlığının gerçek dünyanın çizgileri üzerine kazındığında büyüsünü yitirmesini hiç istemiyordu Ceren. Tabii ki tanışmadan bunu anlaması asla mümkün olamayacaktı. Aslında girişken sayılırdı Ceren; söyleyecek sözü oldu mu sustuğu pek olmazdı. Buluşalım, tanışalım da derdi istediğinde ama bu sefer istemesi tek başına kafi gelmemişti. Çekiniyordu. Bu çekincenin nedenini kendi de tam olarak bilemiyordu. Tek bildiği, heyecanla Ümit’in ona bu teklifle gelmesiydi.

 

Günler geçti, aylar geçti. Değişen bir şey olmadı hayatlarında. Sohbet yine aynı derecede keyifli, fikir alışverişi bir o kadar tatmin ediciydi. Ümit hala Ceren için ufuk çizgisi görünmeyen bir okyanusta batan güneş, Ceren ise Ümit için çiçeklerle bezenmiş sonu görülemeyen bir köprünün uçsuz bucaksız görüntüsüydü.

 

2005 yılının bir Mayıs günü, dalların çiçeklerden yere yapışacak kadar sarktığı, güneşin davetkar bir şekilde tepeye yükseldiği o gün Ümit kararını verdi. Ceren’i kahve içmeye davet edecekti.

 

Ceren bilgisayarını açtığında gelen bir e-posta bir hayli heyecanlanmasına neden olmuştu. Konu bölümünde “yarın akşam bir kahveye ne dersin?” yazan e-postayı açtığındaysa sadece “Ümit” yazdığını gördü. Yine kendince bir ilginçlik yapmış diye düşündü. Hoşuna da gitti bu. Hiç tereddüt etmeden kabul etti teklifi; ne de olsa kaç zamandır beklediği şeydi bu.

 

Ümit Ceren’in olumlu cevabını okuduğunda heyecanı ve endişesi bir kat daha arttı. Yazarken çok derinlemesine düşünmemişti. Kabul ederse nereye gitmeli, ne giymeliyim gibi sorunlar yoktu o an aklında. İşte şimdi tam bir düşünme aldı Ümit’i. Mekan ne çok şık olmalıydı, ne de çok sıradan. Tıpkı giyecekleri gibi. Çok kalabalık, gürültülü ve hareketli bir yer de olmamalıydı; amaç sohbet etmekti zira. Çok tenha, sakin bir yer hiç olmamalıydı; ya konular biter de ortam süt limana keserse? Biraz kalabalık olunca insan en azından diğer müşterilere dair ilginç bir giysiden, saçtan, duruştan veya yenen yemeklerden sohbet açabilirdi.bu kadar garantiye de almalıydı; daha ilk görüşmede riske gerek yoktu. Hem mekan yabancı hem de buluştuğu kişi özelse insan en azından mekanı iyi seçmeliydi. Ümit de o yüzden son birkaç senedir neredeyse her hafta gittiği kafenin uygun olacağının düşündü.

 

Ertesi gün Ceren yatağındaki giysileri yeterince yüksek bir tepe oluşturduğunda ne giyeceğine karar vermişti. Çok iddialı olmaya gerek yoktu; en nihayetinde bir kahve içimlik buluşmaydı.

 

Ve buluştular. İçeride fazla müşteri yoktu gerçi ama birbirlerini tanımaları zor olmamıştı yine de. Belki bir kıvılcım ya da bir anlık göz göze gelmeydi bunu sağlayan. İlk anın tuhaf gerginliğini üstlerinden atmaları fazla uzun sürmedi. Sanal sohbetlerindeki sıcaklığı kolayca yakalayabildiler ve nasıl olduğunu anlayamadan saatin geceye vardığını gördüler. Herhangi bir özel yakınlaşma olmadan geceyi tamamladılar. Yeniden buluşacakları kesindi ama ayrılırken bir plan yapmadan evlere dağıldılar. Takip eden günlerde ikisinin de uygun zamanı olamadı ve araya giren üç haftanın ardından bir sinema için sözleştiler. Tabii ki içinde biraz aşk, biraz gözyaşı, biraz da kahkaha barındıran bir filmdi seçtikleri. İlk yarısını iki arkadaş gibi izledikleri filmin ikinci yarısına dair Ümit’in zihninde filmden çıktıklarında pek de bir şey kalmamış sayılırdı çünkü aklına “Ceren’e biraz daha yakın davransam mı?”, “Kolumu şöyle hafifçe omzuna atsam anında bir tokat yer miyim?” gibi sorular dolmuştu. Sonunda dayanamadı ve kolunu atıverdi Ceren’in omzuna; Ceren’in ona doğru belli belirsiz yanaşmasıyla derin ama sessiz bir “oh” çekti Ümit ve rahatladı. Gece her ikisi için de güzel bitmişti. Doğal çekime kim ne kadar engel olabilirdi ki hem? Suyun akışına bırakmışlardı kendilerini. Artık her gün görüşür olmuşlardı ve tabii ki sadece arkadaş olarak değil sevgili olarak devam ediyorlardı hayatlarına.

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!